İslam kelamında en çok tartışılan konulardan biri iman ile amelin (davranışların, ibadetlerin) birbiriyle olan ilişkisidir. Genel kabul gören anlayışa göre amel, imanın özünden bir parça değildir; yani ibadetlerinde eksiklik olan bir insan dinden çıkmaz, günahkar mümin olarak kalır. Ancak amel, imanın koruyucu kalkanı, onu besleyen ve kökleştiren en önemli unsurdur. İman bir ağacın kökü ise, amel o ağacın meyvesidir. Meyvesiz bir ağaç yaşayabilir ama görevini tam olarak yerine getirmiş sayılmaz.
İman, kalpte yanan bir meşaleye benzer. Bu meşalenin sönmemesi, rüzgarlardan etkilenmemesi için etrafına bir fanus koymak gerekir; işte o fanus salih amellerdir. Namaz, oruç, zekat gibi ibadetler ve dürüstlük, adalet, merhamet gibi ahlaki davranışlar inancı sürekli taze tutar. Sadece “kalbim temiz, ben inanıyorum” demek ve bunu hiçbir eyleme dökmemek, zamanla kalpteki inancın zayıflamasına ve hatta yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasına neden olabilir.
Kur’an-ı Kerim’de yüzlerce ayette “İman edenler ve salih amel işleyenler” ifadesi yan yana geçer. Bu vurgu, inancın mutlaka eyleme dönüşmesi gerektiğinin en net kanıtıdır. İman, insanı içeriden değiştirirken; amel, bu değişimi dış dünyaya yansıtır. Kul hakkı yiyen, yalan söyleyen, komşusu açken tok yatan bir insanın imanı, teoride kalmış ve hayata nüfuz edememiş demektir. Gerçek iman, sahibini kötülükten alıkoyan ve iyiliğe koşturan bir motor güçtür.
Sonuç olarak, iman ve amel birbirini besleyen bütünsel bir yapı oluşturur. Davranışlara yansımayan bir inanç zayıflamaya mahkumdur; inançtan yoksun yapılan ameller ise ruhsuz birer ritüelden ibarettir. İkisinin birleşimi, İslam’ın hedeflediği ideal insan modelini, yani ahlaklı, erdemli ve huzurlu bireyi ortaya çıkarır.
